"Kişisel Menkıbemin" İzinde...
![]() |
Vivere militare est -yaşamak, savaşmaktır- (Seneca). İnsan, bu dünyaya adım attığı andan itibaren hem yaşam seferinin bir neferi hem de kendi varoluş savaşının başkomutanıdır. Ve bu süreç, ancak kendi "kişiel menkıbesini" olduğunu anlaması ve onu aramasıyla anlam kazanmaktadır.
Alice Harikalar Diyarında, Alice ile Kedi arasında geçen şöyle bir diyalog barındırır:
A: Lütfen bana hangi yolu izlemem gerektiğini söyler misiniz?
K: Bu, nereye gitmek istediğine göre değişir.
A: Aslında nereye gittiğim pek umurumda değil.
K: O zaman hangi yolu izlersen izle, fark etmez.
A: ...bir yere varayım yeter.
K: Ah, bundan kuşkun olmasın, kesinlikle bir yere varırsın, tabii eğer yeteri kadar yürürsen.
Hep söylenir insanoğlu doğar, büyür ve ölür; yaşamın döngüsü budur. Yeryüzüne ayak basan her adem, bu döngüyü ama uzun ama kısa bir şekilde gerçekleştirip vaktini tamamlamaktadır. Kadere imanım tamdır ama yine de öyle zannediyorum ki insan bu döngü boyunca ne olacağını, kim olacağını seçebilme hürriyetine de cüzi irademizin tam açıklayamayacağı bir formda sahiptir de. Burada konuyu uhrevî bir zemine çekmek niyetinde değilim tam aksine meselenin dünyevî boyutu üzerine konuşmak istiyorum. Paulo Coelho'nun Simyacı adlı şaheserinde vurguladığı "kişisel menkıbe" kavramının burada kilit bir öneme sahip olduğu kanısındayım. Evet her insan yaşam döngüsünü bir şekilde yerine getirir fakat bu halkanın içini ne kadar doldurabilmektedir? Ölüm her insan için bir küçük kıyamet ise herkesin yaşamı da kendi başrolünü oynadığı filmidir aynı zamanda. Peki kendi kendimize soruyor muyuz ben kendi hayatımın başrolü olabildim mi? Yoksa figüran zihniyetinden kopamayıp, kısa vadeli zevkler peşinde doğadaki diğer canlılar gibi fıtrî içgüdülerin ekseninde bir yaşam sürdükten sonra terk mi ediyorum bu dünyayı? Ben hayatım boyunca tercihlerimden dünyevî açıdan kabul edilebilir fayda sağlamamış ve toy hali ile birçok pişmanlıkları sırtında bir yük gibi taşımış biri olarak zamanla şunu anladım ki Simyacı'daki Santiago'nun yaşadığı türden bir sürece aslında her insanın bir şekilde ihtiyacı vardır. Yerine getirilememiş planlar, uğranılan zararlar, çekilen hasret ve çileler... Hepsi bir şekilde bizi gitmemiz gereken yere götürmektedir. Tabiki bu söz konusu menkıbemizin farkındaysak ve bu yönde bir arayışımız varsa geçerlidir. Zira "arayışıdır kişinin kim olduğu". Bayezid-i Bestamî'nin söylediği üzere "hakikat aramakla bulunmaz ama bulanlar arayanlardır." Bu durum ham insanlara göre "serseri mayın" misali sürüklenmek demek olabilir. Fakat menzile varmak için çoğu zaman etraftaki seslere kulaklarımızı tıkamamız gerekir. Ve ben hayatımın kalanını bu arzuyla geçirmek ve geçmişimden kalan mirası da bu şekilde değerlendirmek isteyen biri olarak meydanlardayım. Derunumdan dökülenleri kimi zaman süzgecimden geçebildiği kadarıyla istikamet üzere yazılmış bir seyir güncesi misali burada, tek bir kişi dâhi okusun diye değil kabıma sığmayanları dökebilmek için yayınlayacağım.
K: Bu, nereye gitmek istediğine göre değişir.
A: Aslında nereye gittiğim pek umurumda değil.
K: O zaman hangi yolu izlersen izle, fark etmez.
A: ...bir yere varayım yeter.
K: Ah, bundan kuşkun olmasın, kesinlikle bir yere varırsın, tabii eğer yeteri kadar yürürsen.
Hep söylenir insanoğlu doğar, büyür ve ölür; yaşamın döngüsü budur. Yeryüzüne ayak basan her adem, bu döngüyü ama uzun ama kısa bir şekilde gerçekleştirip vaktini tamamlamaktadır. Kadere imanım tamdır ama yine de öyle zannediyorum ki insan bu döngü boyunca ne olacağını, kim olacağını seçebilme hürriyetine de cüzi irademizin tam açıklayamayacağı bir formda sahiptir de. Burada konuyu uhrevî bir zemine çekmek niyetinde değilim tam aksine meselenin dünyevî boyutu üzerine konuşmak istiyorum. Paulo Coelho'nun Simyacı adlı şaheserinde vurguladığı "kişisel menkıbe" kavramının burada kilit bir öneme sahip olduğu kanısındayım. Evet her insan yaşam döngüsünü bir şekilde yerine getirir fakat bu halkanın içini ne kadar doldurabilmektedir? Ölüm her insan için bir küçük kıyamet ise herkesin yaşamı da kendi başrolünü oynadığı filmidir aynı zamanda. Peki kendi kendimize soruyor muyuz ben kendi hayatımın başrolü olabildim mi? Yoksa figüran zihniyetinden kopamayıp, kısa vadeli zevkler peşinde doğadaki diğer canlılar gibi fıtrî içgüdülerin ekseninde bir yaşam sürdükten sonra terk mi ediyorum bu dünyayı? Ben hayatım boyunca tercihlerimden dünyevî açıdan kabul edilebilir fayda sağlamamış ve toy hali ile birçok pişmanlıkları sırtında bir yük gibi taşımış biri olarak zamanla şunu anladım ki Simyacı'daki Santiago'nun yaşadığı türden bir sürece aslında her insanın bir şekilde ihtiyacı vardır. Yerine getirilememiş planlar, uğranılan zararlar, çekilen hasret ve çileler... Hepsi bir şekilde bizi gitmemiz gereken yere götürmektedir. Tabiki bu söz konusu menkıbemizin farkındaysak ve bu yönde bir arayışımız varsa geçerlidir. Zira "arayışıdır kişinin kim olduğu". Bayezid-i Bestamî'nin söylediği üzere "hakikat aramakla bulunmaz ama bulanlar arayanlardır." Bu durum ham insanlara göre "serseri mayın" misali sürüklenmek demek olabilir. Fakat menzile varmak için çoğu zaman etraftaki seslere kulaklarımızı tıkamamız gerekir. Ve ben hayatımın kalanını bu arzuyla geçirmek ve geçmişimden kalan mirası da bu şekilde değerlendirmek isteyen biri olarak meydanlardayım. Derunumdan dökülenleri kimi zaman süzgecimden geçebildiği kadarıyla istikamet üzere yazılmış bir seyir güncesi misali burada, tek bir kişi dâhi okusun diye değil kabıma sığmayanları dökebilmek için yayınlayacağım.


Yorumlar
Yorum Gönder