Epikliğe Bir Tepki: The Sopranos Başyapıtı!
Bugün ekranlarda izlediğimiz yapımlar, tarih başta olmak üzere
mafya ve polisiye gibi türlerde "yüce bir dava" anlattığını iddia
ederken aslında zekâmıza hakaret ediyor. Bir imparatorluk kuran o devasa
stratejik akıl; sırf ucuz bir adrenalin uğruna yığınla düşman okçusunun tuttuğu
surların önünde kılıç sallayan bir gladyatöre indirgeniyor. Diğer yanda, sözde
"yeraltı dünyası" anlatan kurgularda ne kanun ne polis ne de sosyal
bir denge tanımayan, her adımda “kahramansı” müdahalelerle iş yapan, mermilerin
arasından saç teli bile zarar görmeden geçen epik karakterler kutsanıyor. Bu
yapımlarda tarihsel gerçeklik, askeri rasyonalite ve sokağın en basit kuralı;
sırf o yapay kader kurgusu ve sığ bir epiklik uğruna feda ediliyor. Sonuç ise
tam bir sefalet: Mantığın ve realitenin tamamen hilafına, gerçeklikle bağı
kopmuş, sadece kaba kuvvete ve imkânsız tesadüflere yaslanan birer illüzyon...
İşte tam bu noktada, tüm bu pelerinli kahramanlıklara ve "her
eylemin bir karşılığı olmalı" diyen o sığ senaryo matematiklerine bir
antitez olarak The Sopranos yükselir. Sopranos, o sahte racon dünyasını yırtıp
atarak bizi hayatın o sıradan, kirli ve rastlantısal dokusuyla baş başa
bırakır. Bir mafya babası çatır çatır adam keserek şov yapmaz; aksine, devletin
ve kanunun o soğuk nefesini ensesinde hissederek rasyonel bir risk yönetimi
yapar. Sopranos’ta her sır patlamaz, her ihanet öğrenilmez ve her edim bir
reaksiyon tetiklemez. Bazen bir edim gerçekleşir ve o edim hiçbir şeyi
tetiklemeden, tarihin tozlu sayfalarında sessizce sönüp gider. Bu dizi;
sinemanın o ucuz "tanrısal müdahale" klişelerini çöpe atarak, hayatın
o sahipsiz, işlevsiz bilgilerle dolu ve bir o kadar da sıradan olan asaletini
savunur.
The Sopranos ve Hayatın Lakayıtlığı: “Tanrısal” Müdahaleden Sıradanlığın Asaletine
Modern anlatı sanatı bizi zehirledi. Bize her eylemin bir karşılığı
(reaksiyonu) olması gerektiğini, her sırrın bir gün mutlaka patlayacağını ve
her kahramanın bir "tanrısal müdahale" ile kurtulacağını fısıldayıp
durdu. Oysa hayat, bu yapay kader kurgusuna hiç benzemez. Gerçek hayat, âdem-i
merkeziyetçi bir kaosun içinde, kimsenin bizzat yönetmediği bir risk
yönetimi sürecidir.
"Racon" Değil, Risk Yönetimi
Bizim "racon" dediğimiz o sahte kahramanlık kodları,
aslında zihnin alt basamaklarındaki birer intikam fantezisidir. Oysa pratik
hayat, Tony Soprano’nun dünyasındaki gibi işler: Bir mafya babası çatır
çatır adam kesmez; çünkü ensesinde devletin, kanunun ve sokağın o devasa
baskısı vardır. Burada "racon" karın doyurmaz; burada ayakta kalan,
duygularıyla değil rasyonel risk yönetimiyle hareket edendir.
Olayların Sahipsizliği ve Sönüp Giden Edimler
Sinema klişeleri bize "sırrın yükü" üzerinden ucuz
dramalar pazarlar. Carmela Soprano’nun yaptığı gibi bir kadın kocasını
aldatırsa, o sır mutlaka öğrenilmeli, hayatlar kararmalıdır derler. Ama hayat
bazen çok daha zalim bir "sıradanlık" sunar: Bazen bir edim
gerçekleşir ve o edim hiçbir şeyi tetiklemeden, hiçbir zincirleme reaksiyon
başlatmadan sessizce sönüp gider. Olaylar bazen "sahipsiz" kalır.
Kimse öğrenmez, hiçbir şey değişmez ve dünya dönmeye devam eder. Bu, bilginin
en saf halidir: İşlevsiz bilgi. Tarih de tam olarak budur; her şeyin ayan
beyan ortada olmadığı, birçok büyük sırrın eyleme dönüşmeden mezara gittiği
bir "sessizlikler toplamı"dır.
Hayatın Rastlantısallığı ve "Yapay Kader" Reddi
Kurgu, her parçayı birbirine bağlayarak bize sahte bir anlam
duygusu verir. Biz buna "kader" deriz. Oysa hayatın akışı, bu
yapay kurguları her saniye çöpe atar. Sopranos’u bir "şaheser" kılan
da budur: Hayatın o lakayt, umursamaz ve rastlantısal dokusuna sadık
kalmasıdır.
Mesela gerçek hayatta -birçok yapımda olduğunun aksine- "esas
oğlan" her şeyi bizzat çözmez; en büyük düşmanı, isimsiz bir korumanın
sıradan bir kurşunuyla (hiç de epik olmayan bir şekilde) veda edebilir. Bu bir
hayal kırıklığı değil, hayatın asaletidir. Çünkü gerçeklik, bizim
dramatik beklentilerimize hizmet etmek zorunda değildir.
Netice itibarıyla eğer dünyayı anlamak istiyorsak, o pelerinli
kahramanların "tanrısal müdahalelerinden" vazgeçmeliyiz. Her sırrın
ifşa olacağı, her kötünün cezalandırılacağı o "simetrik" dünyadan
çıkıp olayların sahipsiz kaldığı, sırların sönüp gittiği o kaotik
sıradanlığı kabullenmeliyiz.
Çünkü hakikat, her şeyin ayan beyan ortada olduğu bir sahne
ışığında değil; hiç kimsenin bilmediği o "işlevsiz bilgilerin"
karanlığında gizlidir.



Yorumlar
Yorum Gönder