Yu Hua'nın Akıllara Düşürdüğü Soru: “Yaşamak” Yaşamak mıdır?


Yu Hua’nın “Yaşamak” adlı eserini tamamlayıp kapağını kapattığınızda yüzünüze şu acı gerçeği çarpmaktadır: “Hayır, yaşam bir senaryo değildir; hayat çamur, ter ve topraktır!” Eserin başında baş karakter Fugui’nin, aile servetini kumar masasında kaybetmesi ile başlayan aydınlanma sürecine şahit oluyoruz. Başlarda bu sürecin, klişe hikayelerle sürekli karşımıza çıkan türden bir “geri dönüş” hikayesine dönüşmesini bekliyoruz. Ama bu yapay senaryo yerini hayatın acı gerçeklerine bırakıyor. Fakirliğin, savaşın, en yakınlarını kaybetmenin birbirini kovaladığı eser, adeta “daha kötüsü olamaz” dedirttikçe daha da kötüsünü önünüze koyuyor. Bunu öyle büyük bir beceriyle yapıyor ki acıklı bir hayat hikayesi okumuyor onu adeta yaşıyorsunuz. Hissettiğiniz o acı sizde hüngür hüngür ağlama isteği uyandırıyor fakat hikâyenin kesintisizliği buna müsaade etmiyor. Fugui’nin yaşadığı gibi gerçek bir şekilde sizi içine alan hikâye, bu acıları yaşamakla meşgul ettiği için ağlamaya fırsat dahi bulamıyorsunuz. Çünkü tekrar söylemek gerekirse bir öykü okumuyorsunuz alternatif bir evrende başka bir hayat yaşıyorsunuz adeta! Bu hayatta en büyük acılar dahi normalleşmiştir ve bir şekilde yaşama devam etmek en büyük meseledir! Tarihi bir kahraman değilsinizdir. Kaybolan milyonlarca yaşamın “soğuk bir istatistik”ten ibaret kaldığı, Kızıl Çin’in o acımasız ikliminde doğaya, devlete, çevresine karşı tamamen edilgen bir karakterin penceresinden deneyimlediğiniz bu yaşam, size en aciz ve en sefil bir insanın hislerini aktarıyor adeta. Hiçbir yüce amacı olmayan, “anlı şanlı” tarihin akışında hiçbir değer arz etmeyen hatta o tarihin çarkları arasında ezilen “isimsiz” ve zavallı bir adam… Eline böyle bir kitabı alan kimsenin eminim ki hayata atfettiği bir anlam vardır ki yoksa bile o anlama dair arayışı sürmektedir. Hatta bu anlamı ya da anlam arayışını yaşamın kendisi olarak dahi görmektedir. Peki Fugui’nin hikayesi bize ne diyor? “Ne için yaşıyoruz?” Sorusunun çok da bir hükmünün olmadığı, yaşamanın sadece “var olmak” olduğu bir hikâyede yaşamak, gerçekten de yaşamak mıdır? Belki de kendimizi önemsememize sebep olan tüm aidiyet ve düşüncelerimizden sıyrılmalı, Fugui’nin bu şartlarda dahi insanı insan yapan; sevgi, öfke, keder, özlem hatta tefekkür gibi hislerini yoğun şekilde hissetmesinden teselli bulmalıyızdır bilinmez… Bildiğim şey kısa ömrüne bir yaşamın daha deneyimini katmak isteyenin bu kitabı okuması gerektiğidir. Fakat sarsılmayı ve melankolik kalıntıları hatta o rüyalarınızda Fugui ve o “yaşlı öküz” ile tarlalar sürmeyi göze almak kaydıyla… 

Yorumlar

Popüler Yayınlar